Pazar, Ekim 30, 2005

PRAHA



21-22-23-24 Ekim'de Prag'taydık..

Ben bu şehri nasıl anlatsam diye düşünüp duruyorum ama kelimeleri bulamıyorum..

Prag köprüleriyle, Arnavut kaldırımlı dar sokaklarıyla, kanallarıyla, Barok çizgisindeki kiliseleriyle, Yahudi mahallesindeki sinagoglarıyla, kalesiyle, sokak sanatçılarıyla, mini etkeli Çek kızları ve yakışıklı erkekleriyle, yer altındaki restoranlarıyla, gri puslu havasıyla, gözleri durmadan keşfedicek yeni şeyler arayan turistleriyle ve gece olunca parıl parıl parlayan caddeleriyle rüya gibi bir şehir gerçekten..




Önce yolculuğumuzdan başlıyım diyorum..

Prag gezisini düzenleyen WILMA adlı Leipzig Üniversitesi'ndeki Erasmus öğrencilerine kucak açan bir klüptü..Bu WILMA, 20 alman öğrenciden oluşuyor. Bu 20 genç kendilerini yabancı öğrencilere adamışlar adeta..Neredeyse her haftasonu bir yere gezi düzenliyorlar, her haftaiçi bir gün Stammtisch denilen bir olayları var..Bu Stammtisch'lerde öğrenciler bir barda toplanıp sohbet ediyorlar, geyik yapıyorlar, dansediyolar. Ama her ay başka bir barda..Amaç, Leipzig'in gece hayatını tanımak:)) Ucuza bisiklet kiralıyorlar, kısacası birçok şeyde destek oluyorlar öğrencilere..

Neyse, WILMA'dan iki çocuk eşliğinde toplam elli kişi 21 Ekim Cuma günü sabah 8 de otobüsle Prag'a doğru yola çıktık. Gezi rehberlerimiz Christian ve Holger çok kafa çocuklardı cidden. Bir de Christian amcamız tatlı ve hoştu, ona da sonra değincez zaten:) Sınıra yaklaşık 3 saat sonra vardık. Tabi biz Türk olduğumuzdan pasaportlarımız alındı, bi 20 dk kadar incelendi. Üzerimizde insanların bizim yüzünden beklemiş olmasının stresi vardı, ama sonra öğrendik ki, Litvanya ve Romanya'lı birkaç kişinin de pasaportlarını almış polis. Neyse zaten bizimkiler yeşil pasaport birşey diyemezler ve demediler de zaten.

Veee Çek Cumhuriyetindeyiz artık.

Resmi dili: Çekçe
Para Birimi: Çek Kronu ( 1€ = 30 CZK )
Başkent: Prag
Nüfusu:10,25 milyon

Sınırdan içeri girdikten sonra bir kasabadan geçtik. Sokaklarda, köşe başlarında, mağazaların önünde telekızlar ve fahişeler minicik etekleriyle piyasa yapıyorlar ama sokakta insan yok sanki sadece kızlar yaşıyor o kasabada..Zaten gece dönüşümüz ayrı bir alemdi ordan..

Neyse Prag'a geldiiikk..

Hava puslu, binalar gri..Ne yalan söyliyim ilk bakışta şehir kendini pek satamadı bize..Bir depresiflik var, II.Dünya Savaşı'ndan kalma bir hal, bir darmadağınlık..Nerde insanların aşık olduğu Prag?

Önce Hostel'ımıza yerleştik. Hostel, tüm bu Interrailcilerin, Backpackerların takıldığı 6-7 yataklı odalardan oluşan küçük bir yer..Zaten bize ne konforundan, nasıl olsa yatmadan yatmaya gelcez dimi?:)

Prag, coğrafi olarak düz bir şehir değil..Ortasından geçen Moldau nehri birçok köprüsüyle günün her saatinde insanlara muhteşem bir görüntü sunuyor. Özellikle nehrin batısında bulunan tepeye çıkılınca gördüğünüz manzara anlatılmaz, yaşanır..Fotoğraftan küçük bir fikir edinebilirsiniz.





İşte bu bahsettiğim köprülerden en ünlüsü, Gotik mimarinin en güzel örneği, 14.yy da inşa edilmiş, zamanında
kralların taç giyme törenine ev sahipliği yapmış Karlsbrücke..Üzerinde birçok sokak çalgıcısının kulağımızın pasını sildiği, ressamların Prag tablolarınu çizdikleri ve turistlerin beğenisine sundukları, çeşitli dansçıların hoplayıp zıpladıkları ve aşıkların öpüştükleri bir yer burası..(Evet sinir olduk itiraf ediyoruz herkes sevgilisini öpücüklere boğuyordu:))

Bir de bu köprünün doğu tarafına doğru yürüyünce karşımıza çıkan bir meydan var ki, burası Altstadt denilen yerin kalbi..Kendisi, birçok sokak kahvesi ve barlarıyla, çeşitli hediyelik eşya dükkanlarıyla, galerileriyle, faytonlarıyla ve hatta 24 saat açık olan döviz bürolarıyla turistlerin gözde mekanı..

Bir de burdan 300 metre fln ileride d
e Franz Kafka'nın doğduğu ev var..Öğrendim ki Kafka hayatı boyunca-Berlin'de bulunduğu birkaç ay hariç- o mahalle(büyüklük olarak 1 km2 fln) dışında bir yere çıkmamış..Çok ilginç değil mi?



Her şehrin mutlaka bir kalesi olur da Prag'ın olmazmı? Prager Burg denilen kaleye 2.gün çıktık..Bütün günümüzü oraya ayırdık nerdeyse..Çünkü 3 tane alandan oluşuyor ve etrafı da turistler için çok ilgi çekici bir mekana çevrilmiş, yani gez gez, bak bak bitmiyor. Japonlar da bol bol fotoğraf çekiyor tabi.. Zaten gece ayrı bir görüntüsü var kalenin böyle ışıl ışıl heybetli birşey...



Wenzelsplatz denilen yer ise ,750 metre uzunluğunda, yürü yürü en sonunda zafere vardığımız, şehrin kültür ve alışveriş merkezi..Zafer de devasa büyüklüğünde National Museum denilen milli müzesi Prag'ın..Caddede bildiğiniz en ünlü markaların mağazaları, en ünlü cafeler ve restoranlar, gece klüpleri, sinema ve tiyatrolar bulunuyor. Bir detay daha: Eskiden çoook eskiden burda atlar satışa çıkarılırmış..Yani at pazarıymış bu meydan..

Tabi bu kadar güzel ve tarihi yer gördükten sonra, Prag hakkındaki ilk düşüncelerimizden utandık..En doğrusunu üçüncü paragrafta yazmışım zaten..

Şehrin böyle görülmeye değer yerlerini
gezmek dışında biz naaptık peki?

Fumer Comme Un Turc/ Fumare Comé Un Turco... Hergün ayrı bir restoranda yemek yedik..E bütçe ayırmıştık brz:) Prag'daki restoranlar ne alakaysa hep yer altında ve gotik mekanlardı (ya da tesadüfen biz öyle yerler seçmişiz) . Şehir en baştan gotik zaten..Hatta bir gece kendimizi fazla mı kaptırmışız sohbete ne, başladık Türk şarkıları söylemeye, böyle eller havada misali..İtalyan ve Fransız arkadaşlar da katıldı bize..Böyle pek bi eğlendik yani..O gece bir de şöyle bir şey öğrendik.. İtalya'da ve Fransa'da bir insan çok fazla sigara içiyorsa, ona "Türk gibi sigara içiyorsun, ciğerlerine yazık" derlermiş..Ne alakaaaaa?? Çünkü Osmanlılar zamanından kalma bir benzetmeymiş bu, nargile fln hani:)

Cumartesi gecesi Prag'ın en ünlü diskosuna gittik..Ama ismini hatırlamıyorum:) Bööyle 4 katlı her katında ayrı müzik çalan, tıklım tıklım, insanların manyakça dansettiği, kendinden geçtiği ama müziğin yine de 90lardan ilerisine geçemediği bir yer..Bütün gece Queen, Bryan Adams, Sting çaldı..Hatta bi ara Lambada çaldı da kendimizi ilkokul çağlarımızda buluverdik..Ne şarkıydı beee:) Hele biri vardı ki, o şişenin dibine vurmuştu ateşi de başına..Amcam çıktı dans pistine, başladı soyunmaya..Tişört çıktı, kemer çözüldü, pantolonun düğmeleri de çözüldü..Eee şimdi napcaksın peki? Hızını alamadı..O pantolon indi kasıklara kadar..En son baktığımızda amcam bi kızla gayet nü bir şekilde dansetmekteydi:)

Son gün de klasik.. Hediyelik eşya aranmaları ve son şehir turu..Hani çok gezip görmüş insanların evlerinde bir duvarları hep o şehirlerden hatıralarla doludur yaa..Hani ya böyle bi tabak olur ortasında şehrin bir resmi..Ya da bir bayrak olur küçük üçgen olcak ama:) İşte ben de özendim aldım bir tabak..Annecim koysun büfesine:P Hehehe..

Hmm bir de şey var..Bizim bu WILMA-boy Christian.. Biz ne farkettik biliyomusunuz? Bu Alman milleti, çok güzel RESTAURANT ve RENAISSENCE diyor. Ama Fransızlar böyle güzel diyemiyor..Ne iş? İşte bu Christian amca da böyle süper telaffuz ediyor bu kelimeleri..Biz de gittik söyledik bunu kendisine, çocuk aldı tabi msgı..Bundan sonra her konuşmasında bu kelimelerin geçmesine özen gösterdi..Hele hele topluluğa konuşurken, hani bir caddeyi anlatıcak mesela, "çok ünlü restoranlar var" diycek, o kelimeyi söylüyor sonra bize göz kırpıyor, hehe biz de salak sevindirik Türkler olarak sırıtıyorduk..Ya da "bu kale rönesans zamanından kalma" diycek, hemen bir bakış fırlatmalar bize, bizim yüzümüzde de mutluluğun resmi:)

Başka başkaaaa..Aklıma birşey gelmiyor artıkın..

Bir dk bir dk..Olmaz mı..O hani bizi şehrin girişindeki kasabada selamlayan hatunlar vardı ya, onlar dönüşte de bizi çok güzel bir şekilde uğurladılar..Hatunlar bu sefer yol kenarlarındaki gece klüplerinde camların önünde yanar döner mor ışıkların altında striptiz yapıyorlardı gelen geçen otobüslere yolculara arabalara..Biz de böylece kahkahalar içinde keyifli bir şekilde veda ediyorduk çek cumhuriyetine..

Ben de günlüğüme..

Cumartesi, Ekim 29, 2005

Yemeeeek..


Karnım tok, sırtım pek, keyfime diycek yok...

Sinem'in erkek arkadaşı Türkiye'den geldi ve çocukcağız gelirken Türk mutfağına dair ne varsa getirmiş..E komşuda pişer bize de düşer:

Yaprak sarma...
Simit...

En yağlısından beyaz peynir...
Bol salça soslu patlıcan, biber, patates kızartma..
Türk kahvesi hem de Kurukahveci Mehmet Efendi mahsulü..

Biz naaaptık?
Çayımızı demledik..(Salladık yani..) İnce belli olmasa da doldurduk bardaklarımızı..Simitimizi peynirimizi sarmamızı da yanına koyduk..Sonra bi güzel oturup Türk müziği eşliğinde yedik içtik..

Okuyan, gören, duyan da yıllardır burdayız, yıllardır Türk lezzetine hasret kalmışız sanar ama 1.5 ayda da özlüyor insan işte damak zevkini..



Cumartesi, Ekim 08, 2005

Leipzig'ten kisa kisa..

Tüm Erasmus ahalisi gecelere aktı yine.
Biz bgn Sinem’le evde kaldık. Her gün her gün deliler gibi sokaklarda sürtmeye ne gerek var dimi..Popomuz biraz yer görsün. Daha koskoca 5 ay var önümüzde, cılkını çıkarmamak lazım.
Kendimize şöyle bol soğanlı (Türküz tabi biz!), patatesli, peynirli bir marul salatası yaptık. Ha Kräuter sosumuzu da unutmadık, Almanya’dayız yani.. Bir de hazır da olsa bir tarhana çorbası kaynatıverdik ocağımızdaJ
Şmdi de masa lambamın ışığında, çayım ve kurabiyelerim elimin altında, playlistimizi de Vega şenlendirmiş, ben de birşeyler karalıyorum işte. Bakalım iyi birşeyler çıkıcak mı bu süper bohem atmosferden?


Leipzig..

İstanbul’a göre miniminnacık ama kendi halkının gözünde “schon eine grosse Stadt” (Almanya şartlarına göre oldukça büyük ) olan, Johann Sebastian Bach amcanın doğum yeri Leipzig şehrinde neler yaptığımızı, nereleri gezdiğimizi ve zamanın nasıl geçtiğini anlatıcam biraz..
Leipzig, eskiden beri Almanya’nın Doğu’ya açılan kapısı olarak bilinirmiş. Yani DDR (Deutsche Demokratische Republik) zamanında en çok giriş çıkışın yapıldığı bölgeymiş. Fakat 1990’da Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra halkın büyük kısmı kendini Batı tarafına zor atmış. 90 ların ilk kısmında şehir bayağı bir nüfus kaybına uğramış. Şehrin nüfusu şu anda 500.000 küsür.
Ztn yolda yaşlı görmekten içiniz yaşlanıyor bi süre sonra..Havuzda 80 yaşındaki dedeler nineler kulaç atarken, birden kalp krizi geçirip suyun yüzeyinde kalıvercekler diye korkuyorsunuz ama maşallah bizden daha sportif yaşlı kesimi..


Alman milleti..

Ha bir de Almanlar kaba diyip duranlara sesleniyorum. Belki şehirde şu an sol hakimiyeti olduğundan, yani yabancılara karşı bir önyargının olmamasından kaynaklanıyor ama ben şu ana kadar kaba bir davranışla karşılaşmadım. Tam tersi çok tatlı ve yardımsever davranıyorlar.
Mesela Studentenwohnheim’da (yurtta) tanıdık tanımadık herkes birbirini “Günaydın”, “İyi günler” gibi medeni kelimelerle selamlıyor. Bu küçük bir şey belki ama en azından yabancı ülkede bazen duyduğunuz o yabancılığı veya hüznü azaltıyor. Brz pozitif enerji katıyor size güne başlarken.


Türkler..

Güne başlarken demişken, güne sıkı bir kahvaltı yaparak başlıyorum. Burdan anneye duyurulur. Almanya’nın her bir köşesine koloni kurmuş olan Türk halkı, bu minik şehre de bir Türk marketi açıvermiş bizi sevindirmiş. Pınar Beyaz Peynir bulduk en sonunda..Normal marketlerde ara ara ara başımız döndü ama yok işte yok normal yağlı beyaz peynir yook Leipzig’te ya da biz körüz..Neyse şmdi mutluyuzJ..
Türk marketi demişken de şehirdeki Türk nüfusundan bahsediyim. Leipzig’te döner dükkanlarını işletenler dışında ben hiç Türk’e rastlamadım. İlk gün indiğimde trenden, Hauptbahnhof’ta iki türk kız görmüştüm de - ztn melankoliğim - “aa ben de Türk’üm” dememek için zor tutmuştum kendimi..Snra “Salak Senem kroluk yapma” dedi bir ses içimde allahtan. Neyse bu iki kızdan başka hiç Türk’ rastlamadım yolda diyodumkine dün noldu!..
Dün gece biz yine giyinip süslenip dışarı çıkmışız durakta tren bekliyoruz. Tabi Türk’üz ya elimizde değil, yüksek sesle konuşuyoruz, gülüyoruz hatta içimizden geldiği gibi küfrediyoruz (Çok rahat birşeymiş bu arada bu küfretme olayı J) Sonra bir çocuk geldi yanımıza “merhaba” dedi. Biz üçümüz de şok! Tam anlamadık ilk önce, sonra gözlerle bir iletişim kuruldu, bir Türk telepatisi, dudaklarda hafif bi sırıtma, sonra tekrar bir “meraba!”..Neyse o da ayrı bir alem ztn. Sen Robert Kolej mezunu ol, 1 sene Türkiye’de üni oku, snra “ben almanca öğrenmeliyim” diyip Almanya’ya Fizik okumaya gel!..Çocukcağızı da aldık yanımıza, onu sözde süper bir Salsa gecesine götürdük.


Türklükler..


İtiraf ediyoruz:
Biz…
1YTL yi 2 € yerine kullanıp kahve otomatından 40 cent e kahve alıp üstüne de 1,6 € para üstü aldık..Yaklaşık 15 € da ciro yaptık!..
S-Bahnlara biçok kez bilet almadan bindik..Bir keresinde yakalandık.. 40 € da ceza ödedik! Sonra akıllandık, bilet aldık- sbhın 4 ü bile olsa, kontrolcü amca gelmicek bile olsa!
Kırmızı ışıklarda hep koştura koştura geçtik!..Geçerken de biz Türküz diye bağırdık!



Gece hayatı...

Biz burda şu kanıya vardık: Bu Alman milleti eğlenmeyi bilmiyor. Parti dedikleri, bira içip, bütün gece muhabbet etmek, “ach jaaa, achso, tjaaa, a neeee, a nöööö” gibi bilimum insanüstü
seslerle kendilerini ifade ederek eğlenmeye çalışmak. Hele müzik dedikleri şey , 80 ve 90 lardan ibaret..
Ztn minnacık şehirde topu topu 3-4 tane bar var gidilebilecek. Barlara da değinmeden edemicem. Genelde 2 katlı olan bu barların üst katı, bira yudumlarken muhabbet edebileceğiniz sakin bir ortam, alt katları ise, tuvaletlerin yanında bulunan garajdan veya bizim kömürlük dediğimiz bodrum katından bozma minicik bir pistten oluşuyor. Olsun idare ediyoruz biz:)
Geçen gece çıktık bardan, nasıl açız birşeyler tıkınmak istedik.. Bir Mc Donald’s açık o saatte. Sonra hepimiz bir ağızdan “Şmdi Bambi olucaktı”..Olsun biz Bambi’siz de yaparız 5 aycık:)

Amaaaaa…Gel gör ki işte kan mı çekiyor, fıkır fıkır olan Doğu ruhu mu çekiyor bilinmez.. Moritz Bastei denilen Almanya’nın en büyük öğrenci klüplerinden bir tanesi olan bir bar var. Böyle şarap mahzeni mi desem, sarnıç mı desem öyle bi yer. Yer altında birkaç kattan ve birkaç odacıktan oluşan, her bölümünde farklı bir bar, farklı müzikler ve farklı içkilerin bulunduğu bi yer burası..Neyse benim eski ev arkadaşım Irak’lı Hodda diye çok tatlı bir kızdı. Bizi Arap gecesine davet etti..Biz de hadi gidelim bari biraz göbek atarız dedik. Ne göbek atmak amaa!..Bir gittik herkes oturuyor. Ama Mustafa Sandal’ın İsyankar parçası çalıyor. Biz 4 hatun kendimizi birden birsürü arap milletinin önünde döktürürken bulduk. Hayatımda düğünlerde ve bilimum kalabalık yerlerde bırak kıvırtmayı, bir el kol bile sallamayan ben, bir çalkalamışım bir sallamışım. Sonra Arap erkekleri aşka geldi mi, sardılar mı çevremizi, “hadi hadi masaya” diye tutturdular mı kolumuzdan çekip!.. Naparsın sıçarsın!.. Neyse zor attık kendimizi dışarı.. Bir de giderken “öpücük yok mu” demezler mi!..Neyse bu kdr sululuğa rağmen çok eğlendiğimiz bir geceydi..
Sayemizde baston yutmuş gibi duran Fransızlar ve Akdenizli olmaları nedeniyle ztn Bauchtanz’a yatkın olan İtalyan ve İspanyollar kıvırmayı öğrendiler.


Oktoberfest..



Esas olay ise, Münih’ yaptığımız bir günlük geziydi. Amaç: Oktoberfest’i görmek, Biergarten’larda oturup kafaları çekmek, güzel bir haftasonu geçirmekti. Sonuç: Yaklaşık 15 saatlik sarhoşlarla dolu, yerlerde uyuduğumuz tren yolculuğu, 1 saatlik Oktoberfest gezisi, 3 saatlik Münih turu ve donlarına kadar sırılsıklam 25 Erasmus genci..
Olsun biz burda da eğlendikJ Kaynaşmış olduk bol bol, ne de olsa insanlar zor şartlarda kaynaşırlar değil mi:P


Son olarak..

Şmdi brz görmemişlik yapıyım ve planlarımızdan bahsediyim, kıskandırıyım brz okurlarımı..Gelecek günlerde bizi bekleyen bir Prag gezisi ve en güzeli Kasım ayında kulaklarımızın pasını silicek olan bir Coldplay konseri var halihazırda..
Tamam şmdilik susuyorum..
Hayır bir dakka.. Havadurumunu da bildiriyim hemen. 17-18 derece civarı, güneşli ve aydınlık bir gökyüzü..Güzel günler bizi bekliyor.




Pazar, Ekim 02, 2005

Leipzig'ten meraba..


Saat 20:59 bu postu yazmaya basladim. Umarim devamini getirebilirim cnku yaklasik 1 ay oluyor hicbirsey yazmayali..
17 Eylul saat 15.30 gibi Leipzig e indim. Ilk gun benim icin hayatimin en kotu gunlerinden biriydi. Zaten Frankfurt havalimanina ucak rotarli indi ve ben sbh 9 da ucmam gerekirken Leipzig e 5 saat havalimaninda o uykusuzlukla ve keyifsizlikle bir koltuga kivrilip bir dahaki ucagi bekledim. Neyse Leipzig havalimanina indigimde hava bulutlanmisti ve yagmur yagiyordu. Derken bi sanssizlik daha: Valizim gelmemisti. Hala Frankfurt'taydi. Aksam otele getiriceklerdi. Bir yandan iyi de oldu cnku 30 kilo valiz arti 2 el cantasi Leipzig yollarinda derbeder olurdum herelde.
Neyse havalimanindan atlayip bir trene Hauptbahnhof'a (tren gari) geldim. Ama nasil moralim bozuk dokunsalar aglicam. Neyse hostel'in web sayfasinda yazan sekilde bir S-Bahn a bindim ve dogru durakta indim. Ama ortada ne hostel var ne ona benzeyen bir sey. Sonra yakinlarda bir tiyatro binasi vardi orya girdim. Bok gibi hissediyorum ama. "Salak Senem, ne bok isin vardi aldin basini geldin buralara, kaybolursun iste smdi boyle"..
Tiyatro binasindaki gorevli amca bana cok acidi. Bana bir harita hediye etti. O haritanin uzerinde beraber o hostel'i aradik. Sonra amcamin aklina geldi "bu hostel boyle interrailcilerin genc ogrencilerin kaldigi bi yer mi?" dedi. Ve semsiyesini de alarak ve beni de onun altina alarak disari cikardi. Hostel a kadar goturdu beni. Vedalasirken "Du süsse, du kleine" diyerekten yanagimi oksadi amcam. Ben de ondaki bu baba sefkatine daha fazla dayanamayaraktan yanagina bir opucuk konduruverdim ve tesekkur ettim. Kendimi cok daha iyi hissediyordum.
Hostel e girdim. Ilk once kucuk bir bar gibi duzenlenmis bi yerden gectim. Nasil duman alti ortalik, muzik caliyor, boyle her milletten insan oturmus muhabbet ediyor. Reception odasina girdim. Cok guzel bir kiz var, ama belli ukalanin allahi.."Benim rezervasyonum vardi, iki arkadasim daha 2 saat sonra gelicekler" Neyse smdi diyaloglara girmiyim, ama teyzem su zamana kadar Almanya'da karsilastigim en nalet kizdi. Zaten moralim bok gibi girdim odaya, ben basla hungur hungur aglamaya.. Turkcell imi actirmisim yurtdisina ama dakkada 10-15 kontor fln iniyor. Annemi aradim zart kapandi telefon. Artik ölüyorum. Ben yasayamam burda diyorum donucem diyorum kendi kendime..Anneme zar zor mesaj cektim bana 500 kontor yukledi ama o da bitti 5 dakkada..Artik dibe batmisim yani..
Neyse yatsam uyumam biliyorum. Cok uykusuzum cok acim cok yorgunum ama kendimi mesgul edicek birseyler bulmaliyim.
Hauptbahnhof a gittim dolanirim biraz hem de Isil la erkek arki gelcek 2 saate onlari karsilarim. Ztn Mango ve Zara magazalarini gordum kendimi brz iyi hissettim. Hani "aa bunlar istanbul'da da var bi ortak noktamiz yani. Yani yabanci hissetmemek icin boktan da olsa iyi bir sebep:))" Neyse oturdum brz bi yerlerde, ama gozlerimden yaslar suzuluyor..Allahim diyorum ne kdr surer benim bu halim daha boyle. Surgune gonderilmis gibi hissettim. Oysa annemlerden ayrilirken gule oynaya lay lay lom ayrilmistim. Yanaklarina birer opucuk kondurmustum, bir de sikica sarilmistim, pass control den gectikten sonra bir de el sallamistim gulumseyerek..
Neyse Isil la Isvec'li sevgili Johan Ericsson geldiler. Onlari da aldim otele goturdum fln.
Uzatmaya gerek yok moralim yerine geldi. Erkenden uyurum derken Johan'in israrlariyla sehirde dolastik gece. Disarda cok guzel bir yemek yedik. Zaten cumartesi aksamiydi bizim Nevizade'ye benzer bir sokak var isil isil. Orda oturduk birseyler ictik. Keyfime diycek yoktu.
Bu Leipzig'teki ilk gunumdu. Bundan sonrasi hic kotu olmadi ztn.
Smdilik bu kdr yaziyorum. Gerisini elime firsat ve internet gectikce anlaticam.
Saat 21:28.. Ben bgn Oktoberfest'ten dondum cok yorgunum da:)..